İçindekiler
İçindekiler
Dijital Dünya:
Yeni Umutlar
Sergi Salonu
 
Bir Ülke Bir Fotoğrafçı "Henri Cartier Bresson"
Portfolyolar
 

İFSAK 19. İstanbul Fotoğraf Günlerinin Ardından

Hafize KAYNARCA

Aile fotoğraflarımı koyduğum albümüm hiç olmadı. Fotoğraflar orada, burada, şurada, bir şeylerin içinde ve/veya arasında öylesine dururlar. Bundan sonra da bir albümüm olacağını hiç sanmıyorum. Fotoğraf çekmeyi seviyorum ama sanırım fotoğraf çektirmeyi sevmiyorum. Nedenini de bilmiyorum! İfsak 19. İstanbul Fotoğraf Günlerinin konusunun "bellek" olduğunu duyduğumda ilk olarak bunlar geçti aklımdan. Orhan Cem Çetin "bellek = fotoğraftır" diyor. İkiside kaydeder çünkü. Öyleyse ben kaydetmeyi seviyorum ama kaydedilmekten pek hoşlanmıyorum. İşte bu karışık ve çelişkili duygu ve düşünceler içinde izledim fotoğraf günlerini.

Kasım ayı boyunca yaklaşık bir ay süren bu fotoğraf etkinliklerinin ilk iki haftasını izleme şansım oldu. Bellek ve fotoğraf ilişkisine son derece sığ ve sıradan yaklaşan sergiler, belleğimizde derin izler bırakan sergiler ve fotoğrafın, geçmişi günümüze gerçek ya da sahte görüntülerle aktarmasını konu alan söyleşiler izledim. Kendi içimde "benim için fotoğrafın anlamı nedir" i tekrar sorguladım.

Benim kaydettiklerim, başkalarının kaydettikleri ve bunları izleyenler... Kaydedenin yaşadıkları, kaydedilenin duyguları ve yahut (nesnelerin) habersizliği, umarsızlığı ve izleyenlerin algıladıkları... Anılarda kalanlarla tekrar anılanlar ve geçmişten anımsadıklarımızla hatıraların yeniden kurgulanması...

Emek harcanan ve sunulan her çalışma bir değerdir. Biz onları izleyenler, gördüklerimizden aldıklarımızı ve bizde kalanları üreticisine geri iletmeliyiz diye düşünüyorum. Bence bunu hak ediyor üretenler. Çünkü çoğu zaman tek ödülleri, ürettiklerinin seyircide yarattığı ya da yaratamadığı etkileri görmektir. İzleyende kalan tortulardan ona dönendir, yaptıklarının en büyük karşılığı. Bu nedenle ben izlediğim sergilerde, gösterilerden ve gördüğüm fotoğraf etkinliklerden bende kalanları ve bıraktığı tatları söylemeye ve yazmaya çalışıyorum. İşte burada yaptığım gibi başkalarıyla paylaşıyorum izlenimlerimi. Ayrıca, düşüncelerini söylemek ya da yazmak sadece eleştirmek anlamına gelmemeli. Çalışıp bir şeyler üretenleri ve üretiklerini ciddiye almak ve önemsemek olarak değerlendirilmeli..

Gelelim İstanbul Fotoğraf Günlerine...

Etkinliklerde yüreğime ve beynime fazlasıyla kazınan, beni heyecanlandıran ve bende en çok iz bırakan sergi Paolo Pellegrin'in "Kosova 1999-2000" siyah beyaz fotoğraf sergisiydi. Belleklerimizdeki izlerinin hala taze ve canlı olduğu bir savaşın ardından başlayan başka bir savaşın görüntüleriydi bu fotoğraflar. Öyle fotoğraflar ki bunlar belleğime ekrandan izlediğim savaş görüntülerinden daha derin kazındılar. Basın Müzesinde açılan bu sergiye iki defa gittim ve her seferinde fotoğrafları uzun uzun ve defalarca izledim. Şimdi hafızamı yokladığımda fotoğrafların çoğunluğunu hatırladığımı fark ediyorum. Her bir fotoğraf bir öykü, bir roman ya da bir film şeridi gibi canlanıyor hafızamda. Kendi senaryolarımı üretiyorum her görüntüde ve yeni hikayeler kurguluyorum. "Tanrım diyorum, ben sıcacık yatağımda uyurken, bir yerlerde bunlar yaşanıyor, ve ben şimdi onların estetize edilmiş görüntülerinden keyif payımı alıyorum". Bu nasıl bir paradokstur. Bunları düşündüğüm yer; Rembrant tabloları kadar etkileyici, güçlü ve yalın bir grup kadının gösterildiği fotoğrafın önü... Her birinin yüzünde ayrı bir yaşam öyküsü gizli ve karanlığın içinde aydınlık ama yüzleri acı dolu kadınlar. Ağlamayan fakat içlerinde çağlayan gibi göz yaşlarının aktığını görülebildiğiniz gözler. Umutsuzlukla umut arasındaki çizgide dizilmiş ve kaybettiklerinin ağır yüküyle ezilmiş ama yine de onurlu ve dimdik duran, derin bir sonsuzluğa bakan yüzler. Her yüzde, her bakışta başka bir yaşam, başka hikaye ve yaşanmışlıklar sunan, ancak savaşın kaderiyle yan yana sıralanmış kadınlar. Kusursuz bir tablo gibi önümde duran bu fotoğrafa bakmaya doyamıyorum. Bir yandan içim sızlarken bir yandan nasıl bu kadar haz alabildiğime şaşırıyorum. Bu fotoğraf sergide beni en çok içine çeken ve ele geçiren fotoğraftı. Fakat sergideki diğer fotoğrafların da en az bu fotoğraf kadar insanı sarıp sarmaladığı ve uzun süre aklımdan çıkmayacağı kesin.

Basın fotoğraflarıydı bu siyah beyaz fotoğraf sergisinde sunulanlar. Başka bir deyişle belgesel fotoğraftı bunlar. Yani fotoğrafların içlerindeki görüntüler gerçek yaşamdan alınmıştı, ve birer belgeydi. Ya sanat neydi peki? Teknik açıdan, estetik ya da anlatım olarak bir fotoğraf nasıl bundan daha sanat olabilirdi ki! Yoksa sanat hep güzeli ve mutluluğu mu anlatmalıydı? Savaşın kalıntıları arasında, yıkıntıları oyuncak yapmış ve olup bitenleri anlamaya çalışan çocuklar, gecenin içinde, sisler arasında geçmişin aranışı, geri dönüş yolunda onları bekleyen koşulların yüzlerde yarattığı korku, bir umutla çocukları ve gelecekleri için başkalarından istenenler, gidenlerin ardından kalanların sarılışları, yarının belirsizlikleri, kederli yaşlılar, umudunu yitirmiş yeni umutlar arayan gençler, elinde kalan son kırıntıları korumaya çalışan yetişkinler, yollardaki mülteciler, mezarlıktaki ağıtlar, duvar diplerindeki pazarlıklar, stadyumda bir lokma için yapılan kalabalık toplantılar, uçsuz buçaksız doğanın ortasında tanklarla çiğnenmiş geçmişini arayan anneler ve babalar, gidenlerin ardında kalan küçük parçalar, fotoğraflar, yüzükler, kolyeler ve başka askerlerin açtığı yaraları sarmaya çalışan askerler. Bunlar gerçek olduğu için sanat olamaz mı? Peki sanat olursa verdiği bilgi mi daha önemli, yarattığı etki mi yoksa yaydığı o büyülü güzellik mi? Bilmiyorum... Bildiğim tek şey, bu fotoğraflar, onlara bakanları içine çekiyor, çekildikleri mekâna ve zamana sürüklüyor, orada olup bitenlere, yaşananlara ortak ediyordu kendini. Bu da fotoğrafın en büyük kozunun yani gerçeklik özelliğinin gücüydü...

Sergideki her fotoğraf ve fotoğraftaki her yüz için ya da her yıkıntı için sayfalarca öyküler yazılabilir, uzun filmler yapılabilir. Ancak o özel anların dondurulduğu karelerin gücü bir başkaydı bence. Çünkü oradaki her fotoğrafla belleğimde sayısız yaşamaların öyküleri yeniden kurgulandı...

Fotoğraf Günlerinde gördüğüm ikinci sergi Fethi Sabunsoy'un "Kahvehaneler" sergisiydi. Dünya Kitabevi Sergi salonunda açılan bu sergi siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyordu. Türkiye ve komşu ülkelerde çekilmiş kahvehane fotoğrafları. Derli toplu, kendi içinde bütünlüğü olan bir çalışma diye düşünüyorum. Kahvehane köşlerinden hoş ayrıntılar, tanıdık görüntüler ve kahvehanelerle özdeşleşmiş portrelerin olduğu fotoğraflar, kahvehanelerin erkeklere özel kültürünü, kendine has dekorunu, loş ve sisli atmosferini yansıtıyordu. Bu sergiyi düşündüğüm zaman aklıma hemen gelen fotoğraf ise bir kahvenin en önemli simgelerinin yer aldığı küçük bir kesiti gösteren yalın bir kareydi. İçerden dışarıya doğru çekilmiş bir fotoğraf. Pencere fotoğrafın büyük bir kısmını kaplıyordu. Camda, dışarda oturan kasketli bir adamın silüeti, hacivatla karagöz hayallerini anımsatacak denli dinamik duruyordu. İçerde, duvardaki çivide bir havlu aslıydı. Duvardaki küçük rafta oyun kağıtları duruyordu. Bu fotoğraf bana gelenkesel kahvehane yaşamını özetliyordu sanki.

Kahvehaneler sergisi sıcak ve samimi geldi bana. Bu çalışmaya çok emek edildiği belliydi. Fotoğrafların çoğunluğu siyah beyaz olarak oldukça doyurucuydu ve keyifle izleniyordu. Ama yine de sergide sanki bir şeyler eksik gibiydi. Anadolu'da böylesine zengin ve renkli bir kültürü olan kahvehaneler daha geniş işlenebilirdi diye düşünüyorum. Hepimizin geçmişinde anıları ve belleğinde izleri olan bu konu daha da derinleştirlebilirdi bence. Kimbilir belki de yeni fotoğraflarla geliştirilerek daha da etkili ve kapsamlı olarak çıkar bir gün karşımıza kahvehaner...

İzlediğim diğer bir sergide Fotografevi'nde açılan Murat Yaykın'ın "İmbroz; Burada Yalnız Ölüm Var" adlı fotoğraf sergisiydi. Gökçeada da (İmbroz) çekilmiş siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir sergi. "Burada yalnız ölüm var, doğum yok" diyen adada yaşayan Rumların fotoğraflandığı bir çalışmaydı. Sergiyi gezerken ilginç bir proje çalışması diye düşündüm. Hassas bir konunun, toplumsal ve siyasi belleğimizde derin izleri olan önemli bir konunun, tarihsel dokusu ve kültürel farklılıkları olan bir yerin ele alınmasına çok saygı duydum. Konunun zenginliği daha ilk bakışta çekici geliyor izleyene. Fotoğrafların altına adadaki Rum kültürüne yönelik sözler yazılmıştı. Fotoğrafların yazı ile desteklenmesi konuyu daha da etkileyici kılmış doğrusu. Yazı ve fotoğrafın birlikteliğinin gücü ve konunun hassaslığı ne yalan söyleyeyim, sergiyi gezerken insanı düşündürüyor ve konu ile ilgili sorgulama yapmanıza neden oluyor. Bu açıdan bakıldığında sergi belki de amacına ulaşmış sayılabilir. Ama ben bundan pek emin değilim...

Toplumsal ve kültürel geçmişimizde azımsanamayacak bir yeri olan azınlıklar konusunun, konumu, geçmişte yaşanmış olayları ve çok kültürlü yaşantılarıyla ilgimizi çeken adanın ve ada insanlarının, böyle güzel bir fotoğraf projesinde ele alınırken, biraz daha kapsamlı olarak irdelenmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Elbette ki bu zor bir çalışma ve yapılan işler üzerinde ahkam kesmekten daha çok emek vermeyi gerektiriyor. Bunu kabul etmekle beraber ben bu sergide, oradaki yaşamı daha etraflıca anlatan başka görüntülerinde olduğu fotoğraflar arıyorum.

Aslında sergiyi bir taraftan derli toplu bir bir çalışma olarak başarılı buldum. Akılda kalıcı, konuyu sorgulayan ve kültürel özellikleri yansıtan fotoğraflar vardı. Özellikle bazı fotoğraflar hem içerdikleri mesaj itibariyle sıcak ve samimi hem de teknik olarak başarılıydılar. Fotoğraflardaki yaşlı rumlar, sokaktaki gelinle damat, mimari ve sokak dokuları adanın özelliklerini ve adadaki yaşamı kısmen aktarıyor. Ancak, öbür taraftan serginin belgesel fotoğraf anlamında ve konu zenginliği açısından eksikleri olduğu kanısındayım. Yani anlatılmak istenenler sanki anlatılamamış, bir şeyler eksik ve yarım kalmış gibi geldi bana. Daha kapsamlı olarak, orada yaşayanlarla daha yakın iletişim içinde ve daha iyi fotoğraf koşullarında çalışılarak bu eksikliklerin giderildiği bir sergi umduğumu söylemeliyim.

Fotoğraf günlerinde izleyebildiğim bir başka sergi ise; Ümit Ülgen'in "Eski Sevgililerin Hatıraları" adlı fotoğraf sergisiydi. Fototrek Nikon Fotoğraf Galerisinde açılan sergi siyah beyazdı ancak bazı fotoğraflar hafif, soluk, kahve sepya tonlarındaydı. Bu sergiyi izlerken anılarımda yer etmiş özel kişilere olan bakışımı değerlendirdim. Ve ilk aklımdan geçen düşünce"iyi ki eski sevgilelerim benim fotoğraflarımı çekmedi" oldu. Geçmişimizdeki herkesi fotoğraflasaydık eğer, kimleri nasıl fotoğraflardık acaba?

Doğrusunu isterseniz bu sergide hoş, estetik ve naif nü fotoğraflar olduğunu düşünmekle birlikte, belleğimizde kalanların aslında bunlar olmadığını sanıyorum. Sergide biraz zorlama kokusu alıyorum. Sanaçının, fotoğraf günlerinin konusu "bellek" olunca, eski sevgilerinin elinde bulunan fotoğraflarını bu konu doğrultusunda yeniden anlamlandırarak sunduğunu düşünüyorum. Bunu da biraz çifte standart bir durum olarak değerlendiriyorum. Sergiden aklımda kalanlar, eski sevgililerin bıraktığı izlerin anlatıldığı fotoğraflar olması gerektiği halde, sadece çıplak kadın fotoğraflarıydı. Özellikle pek çok defa, pek çok yerde rastlayabildiğimiz manzara önünde, taşlar üstünde yatan çıplak kadın fotoğraflarını anılarla ve bellekle pek ilişkilendiremedim. Ya da beyaz fon önünde çekilmiş nü fotoğrafların eski sevgililerin hatıralarını anlatmaya yetmediğini düşünüyorum. Fotoğrafçı, eski sevgilleriyle yaşadıklarından kendinde kalanları, biraz daha kendini ve fotoğraf tekniğini ortaya koyarak anlatmalıydı gibi geliyor bana.

Fotoğraf günlerinin başka bir sergisi de, Kaffeehaus da açılan, Ömer Orhun'un "On" isimli sergisiydi. Büyük boy basılmış on adet renkli fotoğraftan oluşan bir sergiydi. Bu fotoğraf sergisini iki defa izlemeye gittim. Ancak, galiba ben kavramsal olarak pek gelişmemiş olmalıyım ki, bu sergideki fotoğrafların ne bellekle ilişkisini kurabildim ne de bu sergiden bir şey anladım. Sergiyi izleyip çıkarken, fotoğrafçıyla bu sergisi hakkında sohbet etmeli, kimbilir belki o zaman anlarım herhalde diye düşündüm. Sanatçının geçtiğimiz yıl açtığı "İçerisi" adlı sergisindeki fotoğrafları seyrederken de aynı duygular içindeydim.

Sergideki fotoğrafları tek tek izlerken içlerinden bazılarına içim ısındı aslında. En çok aklımda kalan fotoğrafı ise, ne yazık ki duvardan düşmüş olduğu için depodan getirterek görebildim. Herhalde bu yüzden aklımda en çok o fotoğraftaki görüntüler kaldı. Bir caddenin taşlarının ve arka plandaki ışık-gölgelerin olduğu bir fotoğraftı bu. Fotoğraftaki basit ve sade detaylar şehir hayatının izlerini taşıyordu. Bu fotoğraf ve başka bazı fotoğrafları keyifle izlememe karşın serginin bütününü kavrayamadım. İnanın böyle sergilere karşı olduğumdan falan değil. Gerçekten anlayamıyorum bunun gibi sergilerdeki fotoğraflarda ne denmek istendiğini. İleride böyle çalışmaları anlayabilmeyi umut ediyorum. Aslına bakarsanız her sergi ve fotoğrafıda herkes anlamak zorundada değil tabi ki...

Nazlı Sanber'in "Bellek" isimli fotoğraf sergisi Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde açılmıştı. İlginç bir tasarlama doğrultusunda hazırlanmış renkli fotoğraflar ve farklı bir düzenleme ile sunulmuş bir sergiydi. Fotoğraflar ikili gruplar halinde panlanlanmıştı. Bir beyin görüntüsü fotoğrafı ve bir başka görüntü fotoğrafı olacak şeklinde tasarlanarak hazırlanmıştı. Her ikili fotoğrafın altına etkileyici, kısa ve öz, spot cümleler yazılmıştı. Böylece üçlü bir anlatım oluşmuştu. Beyinlerin kıvrımları üzerine yerleştirilen çeşitli nesnelerle, imgesel çağrışımlar ve söylemler yakalanmaya çalışılmıştı. İlk bakışta, evet gerçekten ilginç bir sergi diye düşünüyor insan. Sergi salonuna ilk girdiğinizde sizi çarpan bu ilginçlik duygusu, sergiyi izlemeyi sürdürdüğünüzde ne yazık ki yerini sıkıcı ve iç karartıcı bir hal alıyordu. Biraz sonra gözünüzün önünde sadece beyin görüntüleri uçuşmaya başlıyordu. Çünkü sergideki fotoğrafların tam yarısı beyin görüntülerinden ibaret.

Şimdi sergiyi düşününce aklıma ilk gelen ise yine bolca beyin görüntüleri. Bence serginin ilginçliğine ve fotoğrafların altındaki metinlerin etkileyiciliğine rağmen bu sergi biraz zorlama olmuş gibi. Yani bellek deyince, pek çok kişinin aklına gelen ilk şey tabiki beyindir. Bunu fotoğraflarla irdelemekte elbette iyi bir fikir olabilir. Ancak, bu kadar düz bir mantıkla olmak zorunda mı diye kendi kendime sordum.

Açılışına gidebildiğim tek sergi olduğu için fotoğrafçının açılış konuşmasını da dinleyebildim. Sanatçının sergiyle ilgili olarak söyledikleri zaten benim sergiyle ilgili rahasızlığımı da cevapladı. Fotoğrafçı aynı kelimelerle olmasada yaklaşık olarak; "ben fotoğraf günlerine başka bir sergi ile katılacaktım, ancak konunun bellek olduğunu duyunca hemen sakadatçıya gidip bir beyin aldım ve bu sergiyi yaptım" dedi. Evet sanırım sorunun özü bu sözlerde gizliydi. Pek çoğumuzun tanıdığı fotoğrafçı Tuğrul Çakar'ın bir sözü geldi aklıma. "Önce karın ağrınız olacak, sonra bu karın ağrınızı fotoğraflarla anlatacaksınız, daha sonra bu fotoğrafları sergilemek için yer bulursunuz zaten" demişti. Sanırım haklı. Eğer bir derdiniz yoksa, sipariş üzerine bir sergi hazırlamak biraz zorlama oluyor. Gönlümden, böylesine kafa yorularak, tasarlanarak ve emek edilerek hazırlanan bir çalışmanın, konunun biraz daha derin işlendiği, yüzeysellikten uzak bir sergi olmasını dilerdim.

Başka bir sergide, Kargart da açılan Helena Pals'ın "Kayıp" isimli siyah beyaz fotoğraf sergisiydi. Sergide aşırı duygusal ve biraz karamsarlık uyandıran görüntüler vardı. Kadınsı sorgulamaların ve iç hesaplaşmaların yapıldığı, korkuların ve düşlerin anlatıldığı hüzünlü bir sergiydi. Fotoğrafların çoğunluğu beni etkiledi. Kendimden birşeyler buldum oradaki görüntülerde. Ama bazı fotoğraflara bakarken, özellikle iplerle sıkı sıkı sarılmış çıplak vücut fotoğraflarına bakarken ürperdim. Şık, güzel hanımlar ve beyler yoktu bu fotoğraflarda. Karanlık ve izbe yerlerde, çöküntü içindeki insanlar vardı. Sanki iç dünyamızın karanlık yanları ortaya dökülmüş,. ilişkilerinde mutlu mesut yanları değilde baş edilemeyen kırılgan ve zorlayan yanları anlatılıyor gibiydi. İnsanın, cinsel kimlik sorgulamaları ile yalnızlığın labirentleri içinde kendi kendisi ile kavgası vardı. Ne yalan söyleyeyim bazı fotoğraflara bakarken ürktüm.

Bu sergiyi izlerken hem keyif aldım hem de bu keyfime şaştım. Bana insanın bazı zamanlar canının yanmasından aldığı hazzı hatırlattı ve düşündürttü. Bazen kendi kendimizle hesaplaşmalarımızda, içimizi kanırtır, canımızı yakar ve elimizdeki bıçağı ne kadar daha derine saplayabileceğimizi ölçmeye çalışırız. Korkularımızla ve içimizdeki karanlıkla yüzleşirken de aynı zamanda bir taraftan, ne kadar dibe gidebildiğimizi de kontrol ederiz. Garip olan bütün bunları yaparken hem acı çeker hem de haz duyarız. Ama yalnızlık ve kaygılarımız hep yanıbaşımızdadır. Bu sergiyi izlerken bunları düşündüm. Hem zevkle izledim bu fotoğrafları, hem de içimi karartığı için biraz canım sıkıldı doğrusu.

Akbank Kültür Sanat Merkezinde açılan Manfred Kriegelstein'in "Fotoekspresyon" isimli sergisi ile ilgili düşüncelerimi ise -benim fotoğraf anlayışıma uzak çalışmalar olduğu için - pek ifade etmek istemiyorum. Çünkü gerçekten bu tür fotoğraf çalışmaları ile ilgili fikirlerim henüz pek olgunlaşmadı. Bana uzak olan bu teknikleri ve bu teknikle yapılan görüntüleri pek kavrayamıyorum. Ya da bu görüntüleri algılamakta biraz zorlanıyorum. Bundan dolayı da bu tarz çalışmaları daha çok aynı ya da benzer konularda çalışan arkadaşların daha iyi yorumlayacağını düşünüyorum. Ben sadece bir fotoğrafçı ve fotoğraf izlemeyi seven biri olarak izledim. Bu sergiden aldıklarım izninizle bende saklı kalsın...

Aynı şekilde pek yorum yapamayacağım diğer bir sergide, yine Akbank Kültür Sanat Merkezinde açılan, Susan Schwartzenberg'in "June Riley Hakkında Bir Hikaye" adlı sergisi. Sergide, fotoğraf, oyuncak, metin ve çeşitli görüntüler kullanılmıştı. Serginin sunuşu, içeriği, biçimi ve amacı beni biraz aşıyor. Çünkü bu tür çalışmalar benim fotoğraf alanımın biraz dışında. Ayrıca sanatçı sergi ile ilgili konferans verdi, sergi süreci ve amacı hakkında açıklama yaptı. Yine de bu sergiyi izlemiş biri olarak, serginin epeyce değişik ve bellek konusuyla da oldukça yakından ilişkisi olan bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

 

İstanbul Fotoğraf Günlerinde bu yıl açılan diğer sergileri izleyemediğim için biraz üzgünüm. Ama yine de çoğunluğunu izleme olanağı ve şansı bulabildiğim için mutluyum. Burada eserleri sergilenen tüm fotoğraf sanatçılarının ellerine ve gözlerine sağlık. Ayrıca, böyle önemli organizasyonların büyük özveri ve çabayla gerçekleştiğini de biliyorum. Bu nedenle, bu güzel etkinliklerin gerçekleşmesinde alınteri akıtan herkesi, destek veren tüm kurumları yürekten kutluyorum ve hepsine içtenlikle teşekkür ediyorum...
Ankara, Aralık 2003

Göremediğim ama hakkında olumlu duyumlar aldığım iki etkinlik fotoğrafları.

Alex Webb ve Rebecca Norris Webb Gösterisi
World Press Photo, "WPPh 2003 Ödülleri Sergisi"