İçindekiler
İçindekiler
Dijital Dünya:
Yeni Umutlar
Sergi Salonu
 
Bir Ülke Bir Fotoğrafçı "Henri Cartier Bresson"
Portfolyolar
 

Orhan Cen Çetin : Böyle Fotoğraflar Yok!

BÖYLE FOTOGRAFLAR YOK!
Orhan Cem ÇETİN


Bir önceki seriden 1997 tarihli “Böyle Fotograflar Yok!”a geçerken, aradaki yıllarda boş durduğum sanılmasın. İlk sergimden bu yana, her yıl mutlaka en az bir proje ürettiğimi görüyorum geriye dönüp baktığımda. Bazı serileri, özellikle de 1995 yılında açtığım Çalıntı Düşler sergisini burada atlamış olmamın nedeni, internet ortamında başka bir adreste yayında olmasıdır. (Başlangıçtan bugüne gerçekleştirdiğim/katıldığım projelerin tam bir dökümü için: www.hezarfen.net/soncv.doc) “Böyle Fotograflar Yok!”u bitirdiğim ve sergilediğim1997, en çalışkan olduğum yıllardan biriydi. O tarihlerde, annem ciddi bir göz rahatsızlığı geçirmiş, görüşünü büyük ölçüde ve geri dönülmez biçimde kaybetmişti. Emekli edebiyat öğretmeni olduğu için en çok artık okuyamamak zor geliyordu ona. Bir de, fotografçı olan oğlunun ürettiği fotografları görememek. Ama ben ona yazılarımı okuyor, fotograflarımı ise kucağına koyup anlatıyordum. Bugün hala aynı şeyi yapıyoruz. Annem, fotograflarımı tamamen bulanık birer leke olarak görüyor, hakim bir renk varsa onu ayırt edebiliyor. Ben de ona anlatıyorum, “Bak anne, şurasında şu var, burasında bu var, o gördüğün mavilik de gökyüzü,” gibilerinden.

Bu “fotograf okuma” seansları sırasında farkettim ki, annem pekala fotografları hayalinde canlandırabiliyor, yorumlar yapıyor, fotografı beğeniyor veya beğenmiyor.

BFY sergisinin “ana” çıkış noktası işte buydu. Fotografın kendisini görmeyen birisine onun anlatılması. Ama bu, katmanlardan sadece biriydi. İlk kez Bodrum Gümüşlük’te, tarihi bir kilise binasında yer alan Eklisia Sanat Merkezi’nde açılan sergide, gerçekten çekilip çekilmediği, ya da basılıp basılmadığı bilinmeyen 8 adet fotograf tasviri yer alıyordu. İzleyiciye sadece şunu ima ediyordum: “Ben bu sahneleri gördüm. Fotograflarını çektim veya çekmedim. Çektiysem, ortaya ne çıktığını işte size anlatıyorum. Çekmediysem de, çekseydim ortaya ne çıkacağını anlatıyorum.” Serginin özellikle fotografçılara yönelik bir başka mesajı da, çok önemsenen bir fotografın şu veya bu nedenle çekilememiş olmasının fotografçılarda hemen her zaman yarattığı derin üzüntünün yersizliği idi. Bu sergi şunu söylemiş olmuyor mu: Fotografı çekememiş olabilirsiniz. Ama bu herşey bitti anlamına gelmiyor. Zira siz o sahneyi gördünüz. Hatta belki bakaçtan değil de çıplak gözle görerek kendinize de bir iyilik yaptınız. Gördüklerinizi aklınıza yazdınız ve artık dilediğiniz zaman sözcüklerle (ya da çizimlerle) anlatma şansınız var. Nitekim, fotografın bulunuşundan önceki onbinlerce yıl boyunca bu iş böyle yapıldı.

Sergide her tasvir, hem ilk kağıda döküldükleri el yazmaları olarak, hem de daha sonra aktarıldıkları tipografik düzenlemelerle, bilgisayar çıktıları halinde sergilendi. Bir bakıma elyazmaları negatifleri, bilgisayar çıktıları da onlardan elde edilen pozitifleri temsil ediyordu. Ya da elyazmaları analog, çıkışlar digital versiyonlarıydı. Nitekim, bilgisayar düzenlemelerinin sol alt köşelerinde “Digitally Remastered” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadeye, analog yöntemlerle kaydedilmiş müziğin digital yöntemlerle kusursuzlaştırılması sonucunda üretilen müzik CD’lerinde rastlıyoruz.

Sergiye gelenlerin bazıları, hiçbir yerde fotograf sergisi olduğu söylenmediği halde, fotografçı kimliğimin yarattığı beklenti nedeniyle düşkırıklığına uğrayabiliyor, hatta kendilerini kandırılmış hissedip sinirlenebiliyorlardı. Bundan da ayrı bir ders çıkartmak mümkündü. Belli bir disiplinde üretim yapıyor olmak, izleyicide size karşı bir hoşgörüsüzlük yaratıyor. Sürekli o kalıbın içinde kalmanızı, elinizi başka alanlarda da denemeye kalkışmamanızı bekliyor, ille de alanınızı terk ederseniz, yaptıklarınızı geçici bir çocuk hevesi olarak değerlendiriyorlar. Ben ise sanatçıyı fikir üretme noktasında disiplininden bağımsız düşünme eğilimindeyim. Bir sanatçının kendisini sadece fotografik malzeme ile ya da sadece ses ile ya da sadece boya ile ya da sadece sözcüklerle üretilebilecek projeler hayal etmeye zorlaması sizce de kısıtlayıcı değil mi? Çağdaş sanata baktığımızda, resim ya da heykel çıkışlı birçok sanatçının disiplinlerarası projelere yöneldiğini, eldeki düşünceyi en iyi hangi malzeme taşıyacaksa ona başvurduğunu, sanatçının kendisini disiplini ile kısıtlamadığını görüyoruz.

BFY sergisine, benim bir fotoğrafçı olarak bilinmem nedeniyle yöneltilen eleştiriler bu yüzden üzücüydü. Fotoğrafçı kimliğim adeta bir yafta gibi boynuma asılmıştı ve izleyicide bana karşı bir hoşgörüsüzlük yaratıyordu. Diğer yandan, fotograf tasvirlerinden oluşan böyle bir metin sergisinin bir fotografçı tarafından üretilmiş olmasının da ek anlamları vardı. Yani, bu metinlerin bir edebiyatçı tarafından yazılmış olması ile, bir fotografçı tarafından yazılmış olması arasında bir fark olsa gerek. Ayrıca, sahnelerin ya da görünüşlerin tasvir edilmesi ile o sahnelerin fotograflarının tasvir edilmesi arasında da benzer farklar vardır.

Sergideki metinlerle ilgili eleştirilerden biri de, belli bir tasviri okuyan farklı kişilerin farklı görüntüler hayal edeceği, bu nedenle metinlerin asla fotografların yerini tutamayacağı idi. Benim zaten metinlerin fotoğrafların yerine geçebileceği gibi bir önermem yoktu ama yine de şunu söyleyebiliyordum: Tasvirler yerine fotoğrafların kendileri sergileniyor olsaydı da, belli bir fotografı izleyen farklı kişiler, farklı düşüncelere kapılacaklardı. O halde arada çok da büyük bir fark yoktu.

Sizlere de iyi okumalar, dolayısıyla iyi seyirler diliyorum. Bu fotograflar gerçekten var mı yok mu, metinler fotograflara bakılarak mı yoksa sahneler hatırlanarak mı yazıldı, orasını yine belirsiz bırakıyorum.

Orhan Cem Çetin
Aralık 2003

Bildiğin Sahanda Yumurta
Bir Özportre
Dikey, siyah beyaz.
Karanlık Bir Sokak Arası
Dikey büyük bir ahşap kapı.
Arsası için yıkılmakta olan bir bina
Taksim Meydanı, Gece, yatay, çoğunluğu objektife doğru yürüyen insanlar.
Benim "hiperpanorama" adını verdiğim, çok dar ve çok uzun fotoğraflarımdan biri.